Korkmaktan Korkmayacak Kadar
Korkusuzum Artık!
Şimdi Siz Benden Korkun!
Ve içinde bulunduğu sürü anlayışından, hazır ve kısır şablonların anlamsızlığından müthiş bir rahatsızlık duyarak tehlikenin üzerine üzerine giden deve, etkisi altına girdiği büyük bir varoluşsal kasırga ile ansızın ağzından ve kulaklarından dumanlar çıkan hararetli bir aslana dönüşüverir! Hem öyle bir aslan ki, bizzat uçurumun kendisi!
Nasıl ki uçurumun hesabı, hiçbir garantisi ve emniyeti yoksa, o da aynen öyle! Hiddetin, isyanın, yıkımın doruklarında bir aslan o! Hiçbir güçten korkmayacak, her tehdidin üzerine gidebilecek kadar korkusuz bir aslan! Huzursuz, mutsuz ve çelişkilerle dolu ama; korkunun kendisini korkutacak kadar korkusuz bir aslan!
Tüm bu toz bulutu içinde tanrıyı da öldürecek kadar hesapsız bir aslan o! Hazır kalıplar içinde servis edilen Hıristiyanlığı da, diğer tüm teolojik şablonları da, tanrının bizzat kendisini de yıkıp atabilecek kadar dehşetli bir figür!
Kendi iç yaşantımdan damıttıklarım ve Nietzsche’nin dizgesinden süzdüklerimle betimlemeye çalıştığım bu sıcak figür, nihilizmin mikserinden geçtiğim o son derece kaotik dönemlerimde şu cümlelerle dökülmüştü ağzımdan;
“Bir tanrı olsaydı bile,
ona inanmadığım için alnımdan öperdi beni!”
İşte Nietzsche’nin kafa tutup yere yatırdığı tanrı da böyle bir tanrıdır!
“Ben”im Üstüne başlığıyla kaleme aldığım ve aşağıda bir kesitini sunduğum metinde resmedilen tablo ise; “yem olan tanrının keskin tuzağına ayna tutan bir aslan”ın en somut karelerinden biridir işte…
“Bu tabloda ilk göze çarpan şey, resmi ikiye bölen, geniş ve bir o kadar da derin olan ürkütücü yarıktı. Buna bir uçurum demek de mümkün. Bu derin yarıkta türlü işkence ve azaplar, karanlıkla iç içeydi. Uçurumun bir yanında yer alan insanlar, kendilerini bu faciadan uzaklaştırmak ve emniyete almak için arkalarını verdiler uçuruma ve oldukça yüksek de olsa, karşılarına düşen tanrıya doğru ilerlediler.
Onlar vaat eden tanrıya yaklaştıkça, arkada kalıyordu yarık. Ve tabi karanlıkla iç içe olan türlü ve meçhul acılar da. Geride kalan uçuruma yalnız kat ettikleri yolu görmek için dönüp bakıyorlardı ara ara. Lakin “acı”dan kaçarak değil tanrıya ulaşma, bir “hiç” olmadan öteye gidilemeyeceğini bilmiyordu hiçbiri…
Gelelim tablonun en çarpıcı kısmına. Tablonun yarısı, yani uçurumun bir yanı bu çizgilerle doluyken, diğer yarısında, yani uçurumun insanların arkalarını verdikleri diğer tarafında ise yalnız bir şey vardı. Ne mi? Asıl tanrı! Yüzünde yitmiş çoğunluğun burukluğu ve derin bir tebessümle asıl tanrı! Bahsi geçen o beylik lafta beni alnımdan öpecek olan tanrı da oydu işte. “Kendin pişir kendin ye!” diyen bir tanrı. Yani “Kendin eyle, kendin kazan!” diyen, yarattıran bir tanrı! Yaratıcı olmayan, yarattıran bir tanrı. Vaat etmeyen, eyleten ve asla hazırcı olmayan bir tanrı. Hani “katıksız” bile olmayan, hani şu var olursam var edebileceğim. Olanaklıktan gerçekliğe benim rehberliğimde taşınacak olan “katıksız” yani.
“Ben”imin en sağlam köşesine yerleştirdiğim bu tabloda üzerine konuşulması gereken iki ana nokta var. Acıdan kaçış ve yem olan tanrı. Yem olan sahte tanrıya yönelmiş insanlar acıdan kaçıyorlar bu tabloda. Yaşamın içindeki cezalardan ve ölümden sonra o uçurumun dibinde kendilerini yakalaması muhtemel olan türlü işkencelerden. Bu korkuyla karşıda “Bana gelin. Türlü hediyelerim olacak sizlere.” diyen tanrıya doğru ilerliyorlar hızla. Vaatleri ve kazandırılacak olanların gereklerini veren bir reçetesi var elinde. Ve bu gereklerin yerine getirilmesi halinde gelecekteki acıdan kurtulunacağı gibi şimdide de huzur söz konusu olacak. Dolayısıyla gelecekte acı olmayacağı gibi şimdide de yok. Ama aksi takdirde, yani bu yol takip edilmezse o meşhur uçurumun dibini boylamak var elbet.
Bu kurtarıcı tanrının peşine takılarak acıdan sıyrılmak ve mutlu sona erişmekse en kolay yol. Kolay olduğu kadar da sakat! Sahte bir tanrının tuzağına düşmek var çünkü bu yolda! Tanrı yüzlü bir şeytanın tuzağına düşerek asıl tanrıdan uzaklaşmak var! Yani varoluştan!
Asıl tanrı varolmayla, yani bir insanın varoluşuyla gerçekliğe taşınabilecek bir olanak yalnızca. Dolayısıyla tablonun en can alıcı noktasını oluşturan asıl tanrı, uzanışı çürüterek içe bakışı gerekli kılan varoluşun bir sembolizasyonu aslında. “Katıksız” da bu varoluşun kazanımı işte. Ancak bu kazanım belirli bir tarife göre elde edilmiş bir mükafaat değil asla. Çünkü varolmaya yönelmiş kimlikle direkt bağlantılı. Dolayısıyla aynı öze doğru ilerleniyor da olsa, her varolmanın birbirinden farklı oluşunun getirdiği bir özgünlük var bu mükafatta.
Bu yolda, yani tanrı olan ve varoluş sürecindeki yaşantıyla var edilebilecek olan “katıksız”ı gerçekleştirme yolunda acıdan kaçmak değil, salt acıya dokunmak var. Hatta bizzat “acı”nın kendisi olmak. Ama acı çekerken kendine acımak yok asla. Zira arabesk bir anlayışa bulanmış bir acı değil kesinlikle söz konusu olan. “Ben”e yerleşmiş ama dışından kaynak alan katışıksız bir acı. Kesinlikle arabesk bir anlayışa bulanmamış ve nihilizme taşmamış bir acı. Zaten nihilizme taşarsa öz yapısını yitirmiş ve varoluşun ana malzemesi olma niteliğini kaybetmiş olacak olan bir acı. Varoluşla var edilecek olan “katıksız”da ana muhtevası salt mutluluk olan bir mutluluk da yok hiçbir zaman. Ana malzemesi acı olan bir mutluluktan söz edilebilir ancak. Dolayısıyla yalnızca kaynağını acıdan alan bir mutluluk gerçektir bu yolda. Gerisi ütopya... Kimileri için varsa bile, onlar bu çizgiye dahil değillerdir zaten. Bu temel sebeple “acı”dan kaçarak gerçekleştirilebilecek bir varolma mümkün değildir. Bu mantıkla uzanılan tanrı da sahte bir tanrı olacaktır elbet. Elde kalan tek netice, arkada kalan tanrının yüzündeki alaydır. Hem yitmişliğe buruk, hem de alaylı bakar arkadan ve “O kadar kolaydı!” der, “O kadar kolaydı!”…
“Ben”imde yer alan ve tasvirini ancak bu kadar yapabildiğim bu tabloda beni alnımdan öpecek olan asıl tanrı, kendi varoluşum benim. Varoluş, tanrının ötesinde yani. Ancak tanrının kurduğu tuzakları aşarak varılabilecek bir yer o. O, tanrının ötesindeki tanrı… Varoluş ve tanrının bu örtüşme noktası, tasavvuftaki “Enel Hak” anlayışıyla oldukça bağlantılı aslında. Ama tanrıyı çürütmüş birinin tasavvuftan söz etmeye hakkı var mıdır ki? İşte zırvalarla zirveleri birbirine karıştıran çoğunluğun ikna edilmesi imkansız bir anlayışı daha. Ancak benim için tekrar etmesi hayli sıkıcı da olsa, bu çoğunluğa ben de dahildim bir zamanlar. Başlığım vardı. Listelerim ve yerinden oynatılması imkansız kabullerim. Ama bugün benim işte. Bir tesadüf ya da şansla olmadı yalnız bu. Bedeli ne olursa olsun “doğru”ya varma isteği ve kararlılığıyla oldu. Bedeli ne olursa olsun. Acıysa acı, geçmişi inkarsa inkar. Acı çekmekten ve korkmaktan korkmamakla, “Ya hep ya hiç!” diyebilmekle, yarım, sakat gerçeklerle yetinmelere sırt çevirmekle, tutunmalardan ve tüm kemikleşmiş alışkanlıklardan vazgeçebilecek cesareti bulmak ve yürümekle oldu.
“Ben”im bu yolculuğuyla varlığını hayal bile edemeyeceği yerler gördü ve daha nice gizli diyarların olabileceğini anladı. Özgürlüğün dilenilecek ya da beklenilecek bir şey olmadığını öğrendi örneğin ve onun “katıksız”la kol kola olduğunu gördü. Gerçek ölümü tanıyarak ölümden sonrasını merak etmenin anlamsızlığını keşfetti. En önemli keşfi de, “eylem” oldu. Belirli eylemlerin değil, irili ufaklı her eylemin bir karakteri olduğunu gördü ve büyütmeye başladığı bebeğinin her türlü kendi eylemiyle, ama yalnız adam gibi eylemleriyle adam olabileceğinin farkına vardı. “Ben”im bu evrelerden geçti geçmesine ama burada bitmiyordu hiçbir şey. Çünkü hayat, koca bir “eylem alanı”nın kapılarını yeni yeni açıyor ve “Uygun eylemi bul, adam gibi yaşa beni!” diyordu. Şimdi “ben”ime kalansa, yakaladığı gerçekleri tatbike devam etmek ve yeni gerçeklere açılmaktı. Zira demir atmanın böyle bir bakışta, böyle bir yaşayışta yeri yoktu asla!
Uzanış yoktu çünkü ve içe bakış sonsuzdu…
Evet, varoluşsal felsefeden tasavvufa yelken açan ve bu uçsuz bucaksız ummandan daha öte bir alem olmadığını gören biri olarak Nietzsche’nin aslanıyla boğuştuğum o dönemlerde ben de öldürdüm tanrıyı! Kendi ellerimle, bilerek ve isteyerek, korkusuzca öldürdüm onu!
Ama yem olanını!
Sahtesini!
“Sen öyle yapmışsın da, Nietzsche düpedüz yok etmiş onu!” diyenlere ise onun şu cümlesini yinelemek gerek; “Bizi farklı kılan şey; tarihte, doğada veya doğanın arkasında hiçbir tanrıyı tanımamamız değildir. Bizi farklı kılan, tanrı diye hürmet edileni tanrıya benzer bulmamamızdır!”
İşte benim “tanrının ötesindeki tanrı” diyerek “yem olan tanrının ötesindeki hakikat” olarak resmetmeye çalıştığım şeyle Nietzsche’nin bu cümlesindeki gizli tanrı tamamıyla aynı gerçeklik! Ve “tanrının ötesindeki tanrı”ya ulaşabilmek adına geçilen o karanlık tünel, kulaklarından dumanlar fışkırarak tüm hiddet ve ihtişamı ile alabildiğine şiddet ve alay kusan o aslan da, aynı aslan!
Aslan olmak öylesine zor, öylesine can yakıcı bir şeydir ki; insan kendini sonsuza dek can çekişecek sanır. Sonsuza değin can çekişecek ve bir türlü ölmeyecek olan bir canlı cenaze olarak görür kendini.
İşte yine, ateşli bir nihilistin kendine ayna tutuşu...
Sürgün
Kendimi buldum bulmasına da,
kendimi bulalı kaçacak bir yer bulamadım.
Tek tesellim,
kimsenin sonsuza dek can çekişmeyeceği.
Tesellisi bu olan hayata yittim...
Bugün yine uçurumun kıyısındayım,
ve yine düşemiyorum bir türlü.
Bir ceset yine ölüm dileniyor keskin yamaçlardan,
ve yine hayata sürgün...
Uçurumun kenarında gezinip keskin yamaçlardan ölüm dilenen bu ceset, benim yine. Hayatı bir sürgün yeri olarak gören bu arabesk karakter benim. Tabi bu arabesk manzara bir dış görüntü, zira içerden bakılınca işler hiç de öyle değil! Yani bu yaşantının odağındaysan manzara hiç de arabesk falan değil, sonuna kadar gerçek!
Sonuna kadar acı var burada!
Beynini patlatırcasına üzerine gelen,
boğazına sarılan bin bir türlü soru işaretleri var!
Korkmak ya da yıkmak değil,
korkunun, dehşetin,
yıkımın bizzat kendisi olmak var!
Dizleri titreten müthiş bir yükseklik var burada!
Uç denilenin bizzat kendisi olmak var!
Katil olmak var!
Anlamı gırtlaklayan ne kadar anlamsızlık varsa,
hepsinin katili olmak var burada!
Belki en önemli nokta da burası işte!
Çünkü bir nihilist ya kendi kendinin katili olur, ya da anlamsızlığın! Yani bir “aslan”; Nietzsche’nin tanımlamasıyla ya “pasif nihilizm”le tam anlamıyla anlamsızlığa teslim olur, ya da içine düştüğü bu kara delikten, onu “harikalar diyarı”na taşıyacak olan “aktif nihilizm”i çekip çıkarır! İşte burası, bir nihilistin yegane dönüm noktasıdır!
Eğer “pasif nihilizm” denilen kara delikten içeri düşer ve karanlığa teslim olursa; artık o yaşasa da bir ölüdür, yaşamasa da! Bazen intihar ederek ölür, bazen de tüm değerlere sırt dönerek ve çürümüş bir organizma olarak sözde yaşamına devam ederek.
İşte bunun içindir ki, Nietzsche’nin “aslan”la imlediği nihilist dönem, yine onun tabiri ile “hayvan ile üst-insan arasında gerili duran bir ip” olan insanın en ateşli sınav noktasıdır.
Nietzsche, “İnsan, hayvan ile üst-insan arasında gerili duran bir iptir. Uçurumun üzerinde duran bir iptir. İnsanın büyüklüğü, onun bir amaç değil de bir köprü olmasıdır. İnsanda sevebileceğimiz şey ise, onun bir geçiş ya da düşüş olmasıdır.” der.
Yani “aslan” ya bu köprüden geçerek daha önce hiç görmediği, tanımadığı yaşamın kendisi ile tanışır; ya da düşer ve ölür!
Nietzsche’nin adeta tarihe şerh düşen o önemli sözü de, işte tam bu noktaya tekabül eder zaten; “Beni öldüremeyen yara güçlendirir!”…
Eğer “aslan” bu uç noktada ölmemişse, güçlenmiştir!
Ama ölmüşse, artık yapılacak hiçbir şey yok!
Ne var ki,
“hakikat”i arayan,
tüm sahteliklerin ötesindekine dokunmak isteyen de
bu büyük kumarı oynamak,
ölçüt konulamayacak denli büyük olan
bu dev riske girmek zorundadır!
Hatta onu kendisi istemez bile!
Çünkü o, kendi gelir!
|
• 2009-10-04 05:49:19 -
Credo quia absurdum est.
Hayatın kendisi saçmalık.Her saçmalık,bir saçmalayanın varlığını gerektirir.