ÇIĞLIK

• 1/29/2008 - "MERHAMET YANGINI" 2

 

Reis Bey – “Merhamet! İnsanlara merhameti öğretmek! İnsandaki kötülük iktidarını hohlaya hohlaya yumuşatmak!

Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir! Baş aşağı bir cemiyeti, başyukarı edecek bir kudret!

Acımasızca idama götürdüğüm çocuk, bana ‘Buz çölünde yol alıyorsunuz!’ demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz! Aldığımız nefesler bile sipsivri kayalar şeklinde donuyor! Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz! Damak kirletiyor, el solduruyor!

Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz! Olur mu hiç! Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana! Günahtır kaplana! Merhamet!

Hakim – “O halde ceza ölçüleri, hak, adalet ve kanunlar

                lüzumsuz öyle mi?

Reis Bey – “Öyle değil! Bunlar, doktorun çare bulamayınca bütün bir uzvu budamaya mecbur kalması gibi iç tedavi üstünde tedbirler.”

Savcı --  “Efendim! Merhamet ekmek olsa da, bütün insanlığa dilim dilim dağıtılsa; payına hiçbir şey düşmeyecek olan lanetli budur!

Üstelik yüce reislik makamından bitirimhanelere düşüp ipten kazıktan kurtulma insanlar arasında eroin çetesi kuran bu bedbahtın, karşınızda kurtarıcı edasıyla adalet dersi vermeye kalkışması tam bir şenaattir!

Kendisine yine reislik makamındayken söylediği bir sözü hatırlatırım; bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar! Ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler!”

Reis Bey – “Sayın Savcı beni eski anlayış ve prensiplerimle mahkum ettirmek istiyorlarsa; bilsinler ki, ben zaten onun mahkumuyum…”

Reis Beyin Gönüllü Avukatı --  “Muhterem Reis Bey! Sayın Savcı’yı sanık sanılan büyük şahsiyetin fikirlerini, inançlarını ve ideallerini daha yakından anlamaya davet ediyorum. Ancak bu takdirde onun bitirim yerinde ne aradığı anlaşılabilecektir. Bütün dünya, kanunların ve hakim kürsüsünün tam hakkını verdikten sonra insandaki gizli ruh noktalarına, iç hakikatine eğilen, bu yüce hakikati arayan, onu aramanın işkenceli hayatını yaşayan bu adalet kahramanı karşısındadır!

Büyük bir takdirle belirtelim ki; başkanı bulunduğum baro, şu anda bu yepyeni adalet kahramanını azizleştirmek için formül aramaktadır!”

Ne var ki Reis Bey ne kahramanlık, ne ödül ne de kendisine verilecek olan cezanın derdindedir. O artık bambaşka bir derdin ortağı, bambaşka bir yolun yoldaşıdır… Ve o yoldan, o buuddan konuşur, konuşur, konuşur…

“Ben diyorum ki; her fert başucuna, ‘Suçlu benim! Herkes suçsuz!’ levhasını asmalıdır! Ben diyorum ki; yegane kurtuluşumuz, herkesin herkesi affetmesindedir! Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk ‘Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!’ dedi. Ağladıkça anlıyorum. Ağladıkça anlıyorum!

Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim! Hem de öylesine kaybettim ki, Amerika’da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa, ‘Katil kim?’… ‘Benim!’ diye haykırabilirim!

Soğuk kış geceleri köprü altında yatan çocukların vebali benim boynumda! Gömleğimin yakasında! İsterse çareme adli tıp baksın! Fakat bir hastaneye girsem de, kan kanseri çeken hastalar görsem; ‘Acaba onları bu hale ben mi getirdim?’ diye düşünüyorum!

Ben ne yaptım! Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim! Hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum! Dışımda ne arıyorlar! İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum…”

Önce Katil lakaplı kabadayı ayağa fırlayıp “Reis Bey’in cebine eroini ben koydum!” diyerek, anladığı, muhabbet beslediği, merhamet ettiği Reis Bey’i kurtarmak için suçu üstüne almak ister ve sonra ise asıl suçlu ayağa kalkıp suçunu itiraf eder…

Reis Bey serbesttir artık; ama şüphesiz ki en büyük cezayı kendi kendisine vermiştir o… Ve akabinde tam kaldığı otelden çıkarken, kendi avukatlığını gönüllü olarak üstlenen İstanbul Barosu Başkanı, diğer baro mensupları ve basın ordusundan oluşan bir grupla burun buruna gelir.

Baro Başkanı, “Muhterem Reisimiz, İstanbul Barosu olarak size bir hediyemiz olacak. Baromuz, günlerdir süren müzakereleri sonunda sizi fahri başkanlığa seçmiş bulunmaktadır. Adalet anlayışına fikirleriniz ve hayatınızla getirdiğiniz mana, memleketimizden başlayarak dünya çapında bir hadise olmuştur! İnsanlığa baş döndürücü bir yükseklik getirdiniz! Baromuz, adaletle merhametin sarmaş dolaş ahengini belirten bu plaketi, davanıza ve muzaffer çilenize bir karşılık olarak takdim ediyor, buyurun!”  der ve elindeki plaketi Reis Bey’e uzatır.

Reis Bey plaketi alır, kapatır ve arkasındaki Katil’e dönerek, “Katil! Oğlum! Al! Bu ancak sana yakışır! Sen benim aksime merhamet davasının lafazanı değil, ta kendisisin!” diyerek plaketi onun eline tutuşturur. Sonra onun arkasında duran ve az önce evini ona açmak için samimi bir teklifte bulunan Dadı’ya dönerek, “Gelemiyorum Dadı! Gözyaşlarım kurur diye korkuyorum!” der ve gider…

Ve bugün yeniden çekilmesi, günün teknoloji ve reklam olanakları ile çok daha geniş bir kitleye, özellikle de Reis Beyli yıllara yetişememiş genç nesle bambaşka bir dinamizmle yeniden ulaştırılması şart olan filmin en sonunda ise; hepimizin gözyaşları içinde izlediği o son replik girer devreye ve hep birlikte, çoluk çocuk, eş dost yeniden yıkanıp “Merhamet!” deriz tüm ruhumuzla…

 

“Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum… Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! Merhamet… Alem bu temel üzerinde!

 

Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…

 

Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını! Ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! Göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak… Ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek…”

 

 

Şimdi her biri birer altın değerinde olan şu cümleleri birer rahmet yağmuru sayıp nasıl o saçağın altına sığınmak, orayı mesken tutmak istemez ki insan! Nasıl yadsıyabilir bu açlığını, susuzluğunu! Ve nasıl kapatır ki, buz çölünde yol alan o aynadaki aksi…

 

Şirazesinden misli misli çıkan bu alev topunun içinde, dünya denilen cehennemi alemde yaşar da, nasıl “Tüm insanlık buz çölünde yol alsa da ben sağlamdayım!” diyebilir ki açıkça, kendi söylediklerine inanarak! Nasıl!

 

Nasıl “Ben nefsimin beton çatısını tepeme dikmiş yaşamayı öldürmüyorum! Yaşıyorum!” diyebilir gerçek bir inançla, tam bir güvenle! Diyemez! Diyemiyor!

 

Zira birbirimizi, yani kendi etimizi yemekle meşgulüz açıkça! Manzara meydanda, dişlerimiz birbirimizin etinden kalan parçalarla dolu! Ta niceden beri dolu!

 

Öylesine dolu ki;

 

Usta Şair Mehmet Akif’in,

 

“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”

 

 tokadı bile,

 

kafi gelmiyor ruhumuzdaki vahşeti resmetmeye!”

 

 

Yer arıyoruz, bir küçük fırsat arıyoruz saldırmak, kelle almak için! Belimizde bıçak, tabanca, cebimizde tornavida, jilet taşısak da taşımasak da, silahlarımızı bırakmış değiliz! En büyük, en güçlü silahlarla doluyuz Adem’den beri! Ucu göğsümüze, ruhumuza, herkesten, her şeyden önce kendimize batan nice keskin kılıçlarla donanmış bir haldeyiz; viranız, perişanız!

 

Hepimizin ağzında kirlettiği nice kutsi değer; elinde, belinde ise kelle almak için bir harekete baktığı onlarca silah var! Dışımız boyalı, cilalı, cicili bicili; içimiz ucuz, çürük, kokuşmuş bizim!

 

“Sen ocusun, ben bucuyum!”, “Senin fikrin o, benim fikrim bu!”, “Sen o yandasın, ben bu yandayım!” söylemleri eşliğinde birbirimizin yakasına zorla taktığımız rozetlerle “insan”ı incitmiş, yaralamış, bölmüş, bölünmüş, eriyip gitmişiz biz! “İnsan olarak gelmişim dünyaya! Daha hangi rozete ihtiyacım olabilir ki?” diye sormamış, soramamışız kendimize! “İnsan insandır! Daha ötesi, daha muazzamı var mı! Kuran kurmuş, bu muazzam yapıyı! İnsana rozet takmak hangi gücün haddine!” deyip, esaslı bir tekme vurmamış, vuramamışız tüm o rozetçi, güdük anlayışa!

 

Yeniden doğmaya, bir “gözyaşı çetesi” kurarak kaybettiğimiz ruhaniyetimizi yeniden kazanmaya ihtiyacımız var! Ve evvela da bu ihtiyacımızı açıkça kabul edecek samimi, hasbi bir yüreğe!

 

 “Kalp dediğimiz, bütün gücümüzü veren bu esrarlı tulumbayı nasıl kırar parçalarsın!” diyen Reis Bey’e, hayır Necip Fazıl’a, yok yok, “o değişmez, değiştirilemez yüce hakikat”in sesine kulak değil gönül vermeye, her gün kırıp geçirdiğimiz nice kalpleri tamir etmeye, onarmaya ihtiyacımız var! Onarmak ne kelime, büsbütün büyütüp genişlettiğimiz bu kara deliklerden akan ab-ı hayattır, candır! Hayatı “Hayy” kılandır! “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme! Tanı!” denilen de sade vatan değil, bu örtülmez, örtülemez hakikattır!

 

Biz Ademoğlu, “İnsan gelişiyor, ilerliyor!” yalanı ile tüm insanlığın egosuna tavan yaptıraduralım, sahte bir aydınlanma çağının dip çukurlarında can veriyor bütün bir insanlık! Diyojen bir öğle vakti elinde fenerle adam arıyordu ya; bugün bu zamanda olsa, o güne binlerce şükrederdi kesin!

 

“Zamanı kokutanlar, mürteci diyor bana! Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana!” diyense, yine Reis Bey gibi bir dev eseri Türk Kültürü’ne kazandıran Necip Fazıl… Var mı aksini iddia edebilecek, “Düşmüyoruz, çıkıyoruz! Batmıyoruz, yükseliyoruz!” diyecek, diyebilecek biri!

 

Ben öyle birini görmüyor, sadece Alatlı’nın “Aydınlanma değil, merhamet!” keşfini diline pelesenk edip, yana yakıla, hayat süren leşleri diriltmeye gayret eden Reis Bey’in sesini duyuyorum! “Aydınlanma değil, merhamet! Aydınlanma değil, merhamet! Aydınlanma değil, merhamet!” diyerek dağı taşı gezen Reis Bey’in, nice Reis Beylerin sesini!  

“Ben diyorum ki; her fert başucuna, ‘Suçlu benim! Herkes suçsuz!’ levhasını asmalıdır! Ben diyorum ki; yegane kurtuluşumuz, herkesin herkesi affetmesindedir! Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk ‘Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!’ dedi. Ağladıkça anlıyorum. Ağladıkça anlıyorum!” diyen Reis Bey’in sesini…

Yalnız bu sesi duymalıdır artık Ademoğlu! Kendinden diğerine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar da, tüm evreni sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmelidir!

 

İster deli, ister “Beyhude!” desinler! Budur, sahte aydınlanmanın dip çukurunda gün be gün çamur yutan insanoğlunun kurtuluş reçetesi!

 

“Aydınlanma değil, merhamet!”

 

“Hem bu vird, ‘Merhamet zayıflıktır!’ dediği rivayet olunan Nietzsche’nin de dilinde!” desem, güler geçer misiniz bana; yoksa iki satır düşünür müsünüz üzerine? Nietzsche hangi dünyaya tekme atmış, hangi dünyaya “Hoş geldin!” demişti, ayırmak adına bambaşka bir gözle, dupduru bir zihinle eğilir misiniz üzerine? …

 

Ben yolcuyu “deve”den “aslan”a, “aslan”dan “çocuğa” götüren o pırıl pırıl suya her eğilişimde, “Köle ahlakı değil, efendi ahlakı!” virdinin altında “Aydınlanma değil, merhamet!” yazısını “OKU”yorum her nasılsa!

 

Filmde Katil lakaplı kabadayı, Reis Bey’e “Mahkumlar ayaklandı baba! Hepsi ‘Merhamet, merhamet!’ diye bağrışıyorlar!” dediğinde ne yanıt vermişti Reis Bey? “Gidi merhamet davası… Zorla istenir, alınır mı merhamet! Aldıkları merhamet mi olur…” … Yani zorla istenen ya da alınan bir merhamet değil! Merhamet etmiş olmak için merhamet, hiç değil!

 

 

 Gerçek bir “adalet”ten,

 

“adap”tan,

 

“köle ahlakı”ndan değil, hakiki bir “ahlak”tan,

 

külli bir “akıl”dan,

 

“AŞK”ın kendisinden doğan bir merhamet!

 

 

Başka, bambaşka bir merhamet! “Çocuk”un o özgür çığlığından doğan bambaşka bir uyanış nidası, bambaşka bir iksir! Ham değil, yarım değil, gönülsüz değil, karşılıklı değil, hesaplı kitaplı, ölçülü biçili, gösterişe dönük değil, “merhameti merhamet kılan”dan doğan bir merhamet!

 

İşte böyle “OKU”nmalıdır, Nietzsche’nin de “köle ahlakı” çerçevesinde zikrettiği merhamet aşağılaması! Meselenin özünde Nietzsche, “Köle ahlakına, dekadansa, yani çürümeye merhamet etmeyiniz!” demiştir! Ve bu “çürüme” de, Kabus’ta anlatılan “Yukarıdakiler”in ahlak kılıfı içinde dayattığı ahlaksızlığa tekabül eder! Yoksa Nietzsche’nin, hayatı “Hayy” kılan sonsuz devinime duyulan aşk anlamına gelen “amor fati”sini nereye koyacak, nasıl anlayacağız ki! Yoksa o esenlik duygusunu, dizgesinin merkezine oturtmuş ve Schopenhauer’in aksine “yaşam filozofu” olarak geçen Nietzsche’ye, “Zaten zalim bir adamdı Nietzsche! Çelişikti! Ne dediği belli değildi, açıkça deliydi! Merhameti, sevgiyi, şefkati, gerçek özgürlüğü anlamamış, yaşamamış bir adamdı! Zaten Hitler de Nietzsche’yi bu noktalarda uzlaştıkları için malzeme edindi!” mi diyeceğiz bir çırpıda! Merhamet Ademoğlu! Merhamet! Yazıktır Nietzsche’ye… Etrafını çevreleyen insanlara “Beni sizler değil, sizden sonrakiler anlayacak!” diyen Nietzsche’nin işaret ettikleri biz olmalıyız artık!

 

Yazıktır tepe taklak olmuş bir dünyayı uyandırmak adına kendinden geçmiş bu yaşam filozofuna! Yazık! Bir kalemde çizmeye, “İşte çözdüm! Bu budur!” deyip geçmeye alışmış, kelle almayı adeta meslek edinmiş kör zihinler! Durun! Bu cadde “dekadans” (decadence – çöküş)! Bu cadde çıkmaz sokak!

 

Kabul etmelidir ki, 2000’li yıllarda ya da “bilgi çağı”nda değiliz! Bu kaçınılmaz gerçeğe teslim olma zamanıdır artık!

Cahiliye Dönemi’ndeyiz yeniden! “Aydınlanma” diye bize yutturulan bu zehir, insanlığın dibinde çamur yuttuğu o kör kuyudan başka bir şey değil!

 

 

Ve işte bu nedenledir ki;

 

yeniden “İKRA”,

 

yeniden “OKU”ma zamanıdır…

 

“OKU”yalım!

 

 

Dağdaki,

 

taştaki

 

“Aydınlanma değil, merhamet!” yazısını “OKU”yalım!

 

Vakit, “OKU”ma vaktidir…

 

 

 

Ayten Çalış Yağmur 

 

 29 Ocak 2008 – İzmir

 

 

 

(Not : Filmi izlemek isteyenler aşağıdaki linkten filmi indirmek zorunda kalmadan direkt izleyebilirler. İzleyelim… Kendimizi izleyelim… “Ne gülüyorsun! Anlattığım senin hikayen!” diyen Horatius haklıydı! Ve hala haklı…

 

 

http://216.239.59.104/search?q=cache:Xi66KnAkZ6cJ:www.indirmeden-izle.com/reis-bey+reis+bey&hl=tr&ct=clnk&cd=9&gl=tr&lr=lang_tr )

  

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

Hakkımda

Ayten ÇALIŞ / Buğra YAĞMUR

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
Anafilya Dergi
Üç Nokta / E-Gazete
Üç Nokta / E-Dergi
Anafilya Öbeği
Happy Kids
Türk Lider
Onarımcılar 1
Onarımcılar 2
Milliyet Blog
Üç Nokta Anlam Platformu

Kategoriler

    Arkadaşlar

    Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa