ÇIĞLIK

• 1/29/2008 - "MERHAMET YANGINI" 1

 

 

 

Bir “Merhamet Yangını”

 

Çıkmalıdır Artık!

 

 

 

Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum… Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! Merhamet… Alem bu temel üzerinde!

 

Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…

 

Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını! Ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! Göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak… Ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek…

 

 

Evet, biliyorum bu satırların bir hayli tanıdık, içten, en içten gelen sözler olduğunu. Bildiniz ve hatırladınız! Evet, Necip Fazıl Kısakürek’in yıllar önce Mesut Uçakan tarafından filme uyarlanan ve usta oyuncu Haluk Kurtoğlu’nun o muhteşem oyunculuğuyla bizleri her izlediğimizde yeniden, yeniden sarsan o eserine, “Reis Bey”’e ait replikler bunlar…

 

Neden her izlediğimde, kendimi tüm hücrelerime kadar ayrılıp yeniden dünyaya gelmiş gibi hissederim acaba bu filmde? Ve niye daha bunun nedenini, niçinini sorgulamaya fırsat bulamadan gözyaşlarına boğulup, frene basmak istesem de durduramam, frenleyemem ki kendimi? Nedir bu filmin sırrı? Nedir “Reis Bey”i “Reis Bey” yapan ve sadece beni değil, tüm izleyenleri, hepimizi, böylesine ters düz eden, adeta yeniden yeniden yıkayan, temizleyen, arıtan o efsun?

 

Aslında en içimizde, bizi “BİZ” kılan o en kutsi derinlikte hepimiz biliriz ya bizi çeken bu sırrın ne olduğunu; o tuzaklarını ayn’el yakin bildiğimiz akıl, üstünü örtüp örtüp “Neden?” diye sorar yine de.

 

İşte o akla cevap vermek ve tekrar tekrar yıkanmak için, gözlerim, kulaklarım, yine Reis Bey’de bugünlerde. Peşpeşe kerelerce izlemek arzusuyla, baş döndüren, insanı tepe taklak edip kendine getiren, o bilindik çürük yapının çepeçevre kuşatıp törpülediği tüm vicdan hatlarımızı adeta yeniden yerine oturtan, şirazesinden çıkıp bir alev topuna dönen dünyayı sanki bir merhamet nidası ile ait olduğu hakikat yörüngesine oturtuverecekmiş gibi gelen bu sesin yeniden, yeniden peşindeyim şimdilerde. Aslında daha Necip Fazıl’a ait bir eser olduğunu bilmediğim, hatta Necip Fazıl’ı tanıyamayacak kadar küçük olduğum yaşlardan beri, ilk kez izlediğim o çocukluk günlerimden beri peşindeyim bu sesin! Ve aslında, kainatın yaratılışı ile birlikte belki de…  

 

 

         “Belki o özlenen en içteki sesimize yeniden kulak değil, gönül vermek isteyenler olur!” diye düşündüm ve filmde geçen tüm altın cümleleri, o hakikat incilerinin hepsini tek tek çekip çıkardım, her birini rahmet yağmurundan birer katre kılıp altına girdim kendimce. Zira bu yağmurda ıslanmadan olmayacak bu iş! “Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum… Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz!” diyen bu deruni seste, “gözyaşlarını yağmur kılıp tepemize akıtan, merhametlilerin en merhametlisi o yüce hakikat”in kutsi sesini duymadan olmayacak…  

 

 

Reis Bey, kendisi tarafından yargılanan oğlu için yardım isteyen yaşlı bir kadın ayaklarına kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlarken, “Gözyaşı suçun rengini soldurmaz! Götürün şunu!” diyen, an be an buna benzer sert fotoğraflar veren ve “merhamet”i “Ne kelimeler, ne duygular var öğretemiyoruz da, sıra merhamete geldi mi herkes bülbül kesiliyor! Ağızların iğrenç sakızı, idamlık suç!” diyerek niteleyen acımasız bir hakimdir.

 

Ve henüz merhametin hakikati ile tanış olmadığı o zalim dönemlerinde günlüğüne karaladığı adalet notları, “Ceza felsefesinde bir görüş vardır; bir masuma kıymaktansa, bir cürümlüyü serbest bırakmak yeğdir. Ben de diyorum ki, cemiyette bir ferdi korumak için bin kişiye bu deli gömleğini giydirmekten kaçınmamalıdır! Merhametin öldürdüklerine merhamet etmek, cemiyete karşı merhametsizliktir.” tümceleri ile seyreder.

 

Ve bilindiği üzere Reis Bey, bu sert ve kesin dünya görüşünün büsbütün değişmesine neden olup kendisini adeta bir çağdaş dervişe çevirecek olan tarihi bir idam kararı verir ve peşin hükümleri, merhamet karşıtı köktenci tavrı ile verdiği bu idam kararı, kendisinin, kendi peşin hükümlerinin idamına dönüşür.

 

Anne katilliği suçu ile haksız yere astırdığı genç, idam kararının hemen akabinde, hücresinde infazı beklediği günlerde “Annemi ben öldürmedim! Annemi ben öldürmedim!” diye sayıklamakta, şokta olan mahkumu hücreden dışarıya taşıyan gardiyanlarsa aralarında “Yahu kardeşim, bildiğim kadarıyla insan yalan söyler ama yalan sayıklamaz.” diye konuşmakta; ancak sıradan insanların bile görebildiği bu ayrıntı, ne ilginçtir ki mürekkep yalamış bir ağır ceza hakimi tarafından görülememektedir.

 

Ve idama mahkum edilen gencin infaza götürülmeden önce Reis Bey’in başında bulunduğu heyetle karşılaştığı o meşhur sahne!

 

Reis Bey – “Ölümü metanetle karşılamanız güzel. Sizden yeni bir adam peydahlanmış, duruşmalardaki sanığa benzemiyorsunuz. Yazık! Avrupa’da felsefe tahsili, şu bu derken her şeyde yarım kalmak! Sonra her türlü serserilik, kumar, eroin, nihayet anne katilliği! Ağlanacak hal!”

 

İdama Mahkum Edilen Genç – “Etmeyin Reis Bey! Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz. Siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için, en büyük hakkı kaybediyorsunuz! Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden! Buz çölünde yol alıyorsunuz!

 

Reis Bey! Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim.”

 

Bu tarihi cümleler ile bu cümlelerden kaynak alan merhamet ve şefkat yüklü nice yakarışın ağzında bir vird olup onu bambaşka bir hale taşıyacağından bihaber olan Reis Bey bu cümlelerden etkilenmez ve infaz gerçekleşir. İnfazın gerçekleşmesinden günler sonra ise asıl suçlunun derin bir vicdan azabı ile adalete teslim olup her şeyi tüm açıklığıyla itiraf etmesi, Reis Bey’in hayatındaki dev kırılmayı yaratır.

 

Tüm değerleri, inançları, prensip ve görüşleri bir anda yerle bir olan Reis Bey, kendini derin bir vicdan azabı kuyusunun en dibinde bulur ve gözyaşını bir zafiyet, bir duygu sömürüsü olarak gören bu göz, gözyaşlarının kurumasından korkar hale gelmiş bir çağdaş dervişe dönüşür.

 

Şimdi istifa etmiş, idama götürdüğü gencin mezarını yurt edinmiş bir münzevidir o ve mahkeme günü “Benim oğlum katil olamaz! O saatte benim evimdeydi, komşulardan gören var!” diye feryat ederek mahkeme salonuna girip Reis Bey’e söz anlatmaya çalışsa da Reis Bey tarafından ciddiye alınmayan Dadı da, ellerinde çiçeklerle evladının mezarı başındadır…

 

 

Dadı – “Sen burada ha! Ne zamandan beri seni bulmak,

              yüzüne tükürmek geçiyordu içimden!” 

 

Reis Bey – “Neden tükürmüyorsun? … Geldiğine iyi ettin Dadı.

                    Ben de seni arıyordum.”

 

Dadı – “Ne yapacaktın!”

 

Reis Bey – “Beni affetmeni isteyecektim!”

 

Dadı – “Eğer ben seni affedersem,

               yeryüzünde suçu bağışlanmadık insan kalmaz!

 

Reis Bey – “Yeryüzünde suçu bağışlanmadık insan kalmaması için

                     beni affet!”

 

Dadı – “Aman Allah’ım! Sen o reis misin!”

 

Reis Bey – “O adamım ama o reis değilim…”

 

Dadı – “Yoksa bu da kendini kurtarman için bir numara mı!”

 

Reis Bey – “Eğer varsa öyle bir numara, öğret de kurtulayım!”

 

Dadı – “Allah’a başvur! Bende öyle bir kuvvet yok!”

 

Reis Bey – “Sen affet ki, Allah da affetsin!”

 

 

Reis Bey bambaşka bir uyanış ve insanlık şuuruyla “O adamım ama o reis değilim…” derken; her gün yeniden doğmayı, yeniden dirilmeyi kendine vazife bilmiş Hz. Mevlana’nın o kutsi sesini duymadan, selamlamadan da geçemeyeceğim doğrusu.

 

Bugün Ahmed benim,

ama dünkü Ahmed değil!

Bugün Anka benim,

ama yemle beslenen kuşcağız değil!

“Enel hak” kadehiyle bir yudum içen, sızdı tanrılık şarabından;

şişelerle, küplerle içtim ben, yine sızmadım!

Ben sultanların aradığı sultan,

ben hacetler kıblesiyim!

Gönlün kıblesiyim ben!

Ben Cuma mescidi değilim,

insanlık mescidiyim ben.

Ben saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım!

Ben kin dolu bir gönül değilim, Tur-i Sina’nın gönlüyüm ben!

Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum,

benim sarhoşluğumun sonu yok!

 

Tarhana çorbası içmem ben,

can yemeği yerim; içerim can şerbeti!

İşte sararttı seni bir gümüş bedenlinin özlemi, altın haline geldin artık.

Sen altına âşıksın, altın benim rengime âşık!

 

Gönlü saf sufiyim ben,

benim tekkem alem; medresem dünya benim!

Değilim abalı sufilerden!

İster yakarış eri ol sen, meyhane eri istersen;

bundan sanki ne çıkar?

Yok Cumartesi imiş, yok Cuma imiş, bence ne farkı var?

 

Gerçeğin tadını alan er,

ne altına aldırış eder,

ne kalender tacına bakar.

Ne tasası vardır, ne kini…

 

Ey Tebrizli Hak Şemsi!

Yüzünü göstermeseydin sen, yoksul çaresiz kalırdı kulun!

Ne gönlü olurdu, ne dini...

 

Zaruret telakki ettiğim bu selamda, hakikatin her zerredeki “Bir” izi var açıkça! Zira yaşadığı dev kırılma ile “O adamım ama o reis değilim…” diyen Reis Bey ile “Bugün Ahmed benim, ama dünkü Ahmed değil!” diyen gönül insanı Hz. Mevlana arasında hakikat itibarıyla hiçbir fark yok aslında…

Ve nihayetinde; insanı insan kılan vicdan sesini duyarak merhamet eden, tüm acısına rağmen onun samimiyetine ve pişmanlığına inanan Dadı ile birlikte idam edilen gencin mezarından çıkıp yan yana yürüyen Reis Bey’in verdiği o resim…

Yaşadığı bu büyük depremle çağdaş bir dervişe dönüşen Reis Bey, artık mahkeme salonlarında, adalet kürsülerinde değil, daha önce bir kalemde kellerini aldığı suçluların mekanlarında, yurtlarında, ne kadar batakhane varsa oralardadır artık.

“Affı anlayınca, kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz! Herkesi bu hale birbiri getirdi! Herkes herkesi affetsin! Başka ne çaremiz olabilir ki…” virdi ile artık suçluların kol gezdiği akrep yuvalarını mesken tutar Reis Bey ve “Bu akrep yuvalarında sabahlamaktan muradım; akreplerle halleşmek, onları okşamak!” der. “Ne çıkacak bundan?” diyenlere yanıtı ise “Yumuşayacaklar, ağlamayı öğrenecekler…” olur. Reis Bey’in bu sözünü hiç de gerçekçi bulmayanlar “Akrepler ağlamayı öğrenecekler ha!” dediklerinde Reis Bey yeniden yanıtlar; “Taşlar öğrenir de ağlamayı, akrepler öğrenmez mi!” “Neredeymiş ağlayan taş!” diyenlere de yanıt hazırdır; “Karşınızda… Ben…”

Artık akrep yuvalarında akreplerle halleşmekte, onları okşamakta, onlara ağlamayı öğretmek muradı ile gece gündüz konuşmaktadır Reis Bey...

“Katil! Sevgili oğlum! Sendeki merhamet istidadını kimsede görmedim! Şu içinin gizli tarafını dışarı çıkarabiliyor musun, bütün mesele onda! Nasıl öldürürsün! Göz! Bu renk renk rüyaları, bu en yakın zerreyi, en uzak yıldızları gören göz! Ona nasıl toprak doldurursun! Kalp dediğimiz, bütün gücümüzü veren bu esrarlı tulumbayı nasıl kırar parçalarsın!

Gelin çocuklar! Kumar masasına dizilip hep beraber ağlayalım! Mazlumun kendinde kıyılana, zalimin mazlumda kıydığına ağlayalım! Zalime daha çok ağlayalım çocuklar! Zalimde beni ve kendinizi görün! Ağlayanlardan olmak varken, ağlatanlardan olmak reva mı!

Çocuklar size bir teklifim var! Var mısınız! Gelin bir çete kuralım sizinle! Bir gözyaşı çetesi! Ve insanlığa gözyaşını öğretinceye kadar onları delik deşik edelim! Bıçaklarla değil, ıslak kirpiklerimizle…

Ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa alalım aramıza! Ne kadar avukat, hakim, doktor, muharrir, tüccar, işçi, profesör, mühendis varsa alalım! Acıyanları ve acınanları alalım, buyurun diyelim!

Acımayı, merhameti cemiyete başlı başına şifa kabul edenler! Birleşin! İnsanlığa yeni kurtuluş yolu... Katili tezgahtar, hırsızı kasadar, dolandırıcıyı tahsildar yapalım! Bakalım saklı parayı çapan yankesici, açıkça eline teslim edilene ne yapar! Korunanı vuran katil, bakalım bağrını açanlara ne yapar!

Şüphe usulünün beslediği kötülük, itimat sistemi önünde büsbütün şahlanır mı, dize mi gelir görelim!

Ve bunları anlatırken bir yandan da kendini dinleyenlerin üzerinde ne kadar bıçak, tabanca, jilet, tornavida varsa kendi üzerine alan Reis Bey ekler; “Çocuklar! Bu bıçakları size ağlamayı ve acımayı öğrendiğiniz zaman vereceğim… Onlarla tavuk kesemez hale geldiğiniz zaman…”

Ve o ara ani bir polis baskını olunca, kendini dinleyenlerden biri Reis Bey’in eski bir reis olması sebebiyle aranmayacağını düşünerek bir eroin poşetini fark ettirmeden Reis Bey’in cebine atar. Üzerinde eroin, tabanca, bıçak, jilet ve tornavida gibi türlü suç aletleri ile yakalanan Reis Bey, şimdi yine mahkemede, ama bu defa sanık sıfatıyla bir reis karşısındadır!

...

 

(Devamı 2. Bölümde)

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

• 2008-01-30 05:20:21 - yorum yazmak

Yazan: barış ipek
mürekkebini yüreğinden alan bir kalemin sahibine ve onun yazısına yorum yazmak elbette zor. zor kolay olur bazende kolayda alabildiğine zorlaşır.selam ile üstadım selalm ile...
Bağlantı

Hakkımda

Ayten ÇALIŞ / Buğra YAĞMUR

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
Anafilya Dergi
Üç Nokta / E-Gazete
Üç Nokta / E-Dergi
Anafilya Öbeği
Happy Kids
Türk Lider
Onarımcılar 1
Onarımcılar 2
Milliyet Blog
Üç Nokta Anlam Platformu

Kategoriler

    Arkadaşlar

    Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa