Deli Gömlekli Vakur Veliler,
Doktor Gömlekli Zır Deliler…
Arının, durunun,
“BİR”in halini bilene…
“BİR”kan Dost'a..
Büyük bir muamma, çözülmez bir düğüm değildi, yaşam denilen. Kabe’nin kapısında olduğunu bilmeksizin “Hacca varamadım!” diye dövünenin beyhude yere kendini paralaması misali; bir muamma değil, avuçlarda bir hediye paketi idi açılmayı bekleyen, “Gör beni ne olur! Benim değil, kendin için!” diyerek, umutvar gözlerini gözlerinize diken…
O, pencerenin dibinde bitivermiş bir kardelen, kapının önüne kadar gelivermiş bir Mekke, bir Medine iken; gözler hep ufuklarda oldu! Hep, tırnak içinde ileri görüşlü olduk, ufka baktık, gelecek tasarımı ve ütopyalarla hemhal olduk, kendi ayaklarımızla tırmandığımızı zannettiğimiz sanal tepeciklerde konuşlandık ve yaşama dair estik gürledik durmaksızın; içi boş, kör bir bilinçle. Daha Türkçesi; inciten, acıtan, eriten bir bilinçsizlikle…
Sahifelere, kitaplara değil, suya yazılan nice kelamlarla, nice külliyat ve nice elitin (Ne demek ise!) kafa kafaya verdiği türlü konferans, seminer ve etkinliklerle masaya yatırıldı, bu “Çözeriz!” denilen, ama farkında olmaksızın “çözümsüzlük”le itham edilen sözde muamma!
Hakiki ve ebedi külliyatın eşsiz parçalarından biri olan En’am Suresi; 165. ve en son ayetinde, “Sizi yeryüzünde, öncekilere halefler yapan O’dur. Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok affedici, çok merhametlidir.” diyor ve kiminin kimi üzerindeki yükseltilmişliğinin ne büyük bir kutsiyet ve aynı zamanda da “mesuliyet” olduğunun altını çiziyordu.
“İş, doktorum deyip, gömleği takıp ortalarda salınmak değil! Buğday başakları gibi doldukça eğilmek, bükülmek, yükseltildikçe toprağı öpmektir! Göğe yükselmenin sırrı topraktadır ve verilmiş olan güzellik, sana değildir, senin için değildir, alman, işlemen ve sunman içindir! O bir emanettir, har vurup harman savurarak şişineceğin sana ait bir servet değil!” diye haykırıyordu!
O haykırıyordu ya, bizim sahte doktor gömleği ile ortalarda salınan sözde doktorlar, sahte elitler ve kendini yükseltilmişler zanneyenler de yaşamı bir masadan kaldırıp öbürüne yatırıyorlardı. “Kim kimi masaya yatırıyor acaba?” diye sorulacak olunursa; masada kalan hastanın kim olduğu da, alev topuna dönen gezegen de ortadadır. Yaşam yaşamlığından zerre bir şey yitirmiş değil; orada, gürül gürül akıyor, taptaze! Ne var ki alev topuna döndürülmüş bu gezegen, o ebedi şelaleden nasibine düşeni alamadığı için soğumuyor, dirilmiyor, can çekişmeye, kıvranmaya devam ediyor.
Masada kalan hastanın bizzat kendileri olduğundan bihaber, doktor gömleği ile havalı havalı gezinen bu çok bilmiş, içi kof ve çürük, ruhu geçmemiş ölmüş, hakikatin kıyısına vurmuş sözde aydın güruh, yaşam profesörleri ve doçentleri olmak iddiasıyla ortalarda salınan zevat var ya; işte onlardan ikisi, şimdi bir konferanstan çıktılar ve yaşama dair son derece önemli (!) şeylerin konuşulduğu, nice beylik lafların havada uçuştuğu o toplantıdan çıkan bu iki takım elbiseli, grantuvalet, son derece özenli ve karizmatik adam, caddedeki son model araçlarına doğru ilerlemekteler.
Birlikte, “Bugün de konuşturduk karizmayı!” havasında, geride bıraktıkları, daha doğrusu her daim içinde oldukları kurugürültünün gereksiz ve beyhude kritik ve zihin egzersizlerini yaparken, ansızın bir deli çıkmasın mı yollarına!
Mesafe kısaldıkça zihinler hızlanır, kalpler titremeye başlar ve karizmayı çizdirmemek adına birbirinden rahat, sakin ve doğal görünmeye çalışan bu iki gölge adam; aynı anda, aynı hızla, aynı cümleleri adeta içerler! “Ya şimdi bu deli ben yanından geçerken beklenmedik bir hamle yapar da, tüm karizmayı sıfırlarsa?”… “Ya bu deli şimdi oldukça akıllı bir laf eder de, tüm fiyakamı yerle bir ederse?”… “Ya bu deli…”… “Ya?”, “Ya?”, “Ya?” soruları sıkıntı ve panikle birbirini izlerken, o “deli”, bu “akıllılar”ı kaile almaz ve yanlarından geçip gider…
Şık ve karizmatik bu iki elit (!) şahsiyet, delinin biriyle muhatap olmak zorunda kalmamanın verdiği rahatlama duygusuyla derin bir oh çekerler ve “Şükür ki karizmayı çizdirmedik!” diyerek son model araçlarının kapısından içeri girip o elit (!) dünyalarına hızla geri dönerler…
Halbuki, “Ya bu deli şimdi…?” diye başlayıp ansızın terleten o sıkıntılı anlar, saniyelerle sınırlı olsa da uzamı ne kadar geniş, hakikati ne denli engin zamanlardır…
O saniyelik korku ve panik; insanı hakikate yaklaştıran, güvelerin için için yeyip bitirmeye başladığı ruhları, en diri ve taze olanla buluşturmak adına itekleyen bir alarm zili değil midir aslında? “Ölüyorsun! Eriyorsun! Oksijensiz bir sahte dünyada yitiyor, zehirleniyorsun! Ay! Ayıl! Uyan! Kendine gel!” diyen bir şimşek, bir hikmet, sizi hakikat yurduna taşıyabilecek miniminnacık bir can simidi değil midir esasında?
“Oh! Şükür ki karizmayı çizdirmedik!” cümlesinin açılımı, “Allah’tan bir karizmamız olmadığı çıkıvermedi ortaya!” cümlesi değil de, nedir sanki! Saniyelik ancak uzamı bir hayli geniş o derin panik duygusunun aslı, “Bir turnusol kağıdı dalacak şimdi karanlık sularıma ve tüm kirli çamaşırlarımı bir çırpıda döküverecek ortaya!” kaygısı, telaşı, korkusu değil midir aslında?
Cahit Sıtkı’nın kelimelerle değil, kendi deliliği ile resmettiği o şen, o tınmaz deliler, biz akıllıların (!) üzerine üzerine gelirken; acaba ne kadar sakin, ne kadar rahat, ne kadar arı ve ne kadar çıplağız biz? Hiç tarttık mı kendimizi, ya da onlara özenebilecek kadar asil ve yürekli olabildik mi gerçekten?
DELİLERE SELAM
“Şen deliler! Tınmaz deliler!
Size imrendiğim oluyor,
olan biteni düşündükçe.
Öğrenmek, öğretmek isterdim,
yağmur bakışlı insanlara,
sırrını gülümsemenizin!
Ne güzel geçiyor gününüz,
çektiklerimizden bihaber.
Hülyanız hakikatmiş gibi!
Madem ki öyle sanırsınız;
doğrudur, sen Acem Şahı’sın,
sen Cengiz Han, sen de Timurlenk.
Çok daha ferah olmalıdır,
cinnet dedikleri o cennet,
şu akıl zindanlarımızdan!
diyen Cahit Sıtkı kadar ya da açıktan “Gerçek bilgelik, deliliğin ta kendisidir!” diyebilen ve “asıl aşağılanması gerekenin böylesi bir delilik değil, kendini bilge sanmak olduğu”na işaret edip deliliğe övgüler yağdıran Erasmus kadar yaklaşabildik mi biz bu hakikat yurduna?
Delilikle dahilik arasındaki ince çizgiyi estetik söylemlerimize katık ederken, ayaklarımız o ince çizginin üzerinde ne kadar gezindi, ruhlarımız o keskin yamaçlara ne kadar dokundu, dokunabildi acaba? Yoksa hep hoş kıyafetlerimizle bir tiyatrodan başka bir tiyatroya göçerken karşımıza çıkan hakikat erlerinden tırsmanın ötesinde bir deneyimimiz olmadı mı acep, bu ince çizgiye dair?
Ya da üstüne pek değil hiçbir şey koymazken övünüp şişinmekten geri durmadığımız o şanlı tarihimizin hakikat incilerinden biri olan, Şeyh Edebali’ye ait o cümleye dair hiçbir iç yaşantımız oldu mu acaba? Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler…
Yoksa hep güzel edebiyat parçalayıp, estetik cümlelerle büyük alkışlar alıp, yakamıza yapışıp bize bizi haykırmasından korktuğumuz o delilerle köşe kapmaca oynayarak mı geçti bu hayat? Hala da öyle mi geçiyor yoksa!
Memleketi kurtarıyoruz, yaşamı çözüyoruz, ufka bakıyoruz, büyük tasarım ve ütopyalarla hemhal oluyoruz, geleceği planlamak için enerji sarfediyoruz; gelin görün ki delileri gördük mü yolumuzu değiştiriyoruz!
Niye? Nedir bu traji-komik halin adı?
Bunun adı; suçluluk, hatta “kirlilik psikolojisi”! Bunun adı; açığa çıkma, deşifre olma kaygısı! Bunun adı; bir bakıma tüm sahteliğinin ve tembelliğinin farkında iken bu beyhude kaçışını sürdürme inadı, kör telaşı!
Bir deli ile burun buruna geldiğimizde gırtlağımızı sıkmasından daha çok bundan korkarız biz! İtiraf zamanı geldi ise, bunu itiraf edelim mesela! “Hiçbir gerçek temeli ve hakikati olmayan sahte karizmamın çizilmesinden ve bana beni haykırmasından korkarım ben!” diyelim! Hemen, şimdi! Tövbe budur işte, abdest bu! “Varamadım! Ben Kabe’ye varamadım!” deyip, yanıp yakınılan yer, burasıdır işte! Hemen kapımızın önü! İşte burası!
O, deli midir veli midir, aptal mıdır abdal mıdır hiç bilemeyeceğim; ne yollar katetmiş, ne serüvenler tüketmiştir, ruhun bu haline gelinceye dek! Ya ben? Ben ne kadar sakin, ben ne kadar normal ve ben ne kadar emniyetteyim oysa ki! Emniyette miyim gerçekten de? Yoksa miskinler tekkesinin bomboş avlusunda ayakaltı edilmiş bir tabureden farksız mıyım acaba? Tabure bir işe yarar da, ben o tabure kadar iş çıkarabiliyor muyum acaba?
Haydi tut yakamı! Sarıl boğazıma! Bir iki tokat çarp yüzüme! De ki, “Ey akıllı insan! Ey akıllı! Ey insan!” Sen de! Ben anlarım! Zira biliyorum kirimi, kibrimi, miskinliğimi! Sen bana baksan bile yeter aslında! Ondan kaçıyorum ya zaten köşe bucak! Gözlerinden korkuyorum ey deli! En deli! Elindeki hakikat aynası var ya! İşte o alıyor gözlerimi! Bir bir döküyor üstümden ne varsa! İnci, altın, elmas, yakut, ne varsa iniyor üzerimden bir bir! Çırılçıplak kalıyorum karşında; savunmasız, silahsız ve çaresiz! Utanıyorum miskinliğimden, pişkinliğimden, şaşkınlığımdan…
Konuşmak budur işte! Gün içinde ağzından çıkan tonlarca gereksiz sözcük değil, bu! Asıl itiraf, “Gözgöze gelmek istiyorum o deliyle! Yapışmak istiyorum elindeki hakikat aynasına! Tutsun, toplasın istiyorum yakamı! Toplasın istiyorum bir bir, tükettiğim her solukla dağıttığım parçalarımı! Sahi şimdi atsam kendimi sokağa, arşınlasam yalın ayak tüm caddeleri! Bulur muyum onu? Ve o, kaile alır mı beni? Yanımdan geçip gider mi, yoksa bakar mı gözlerime? Döver mi beni şöyle evire çevire, o ruhumu yıkayacak derin tebessümü ile?” demektir, diyebilmektir…
Sahte doktor gömleğiyle burnu Kaf Dağı’nda gezen şaşkın! Masadaki hasta sensin! Üstündeki gömlek sahte bir doktor gömleği değil, deli gömleği olsaydı, olabilseydi keşke! Ama üzgünüm ki değil! Hem çağlar önce Horatius, “Ne gülüyorsun! Anlattığım senin hikayen!” dememiş miydi sana? Dedi, ama sen hakikate vakit ayıramayacak denli meşgul oldun hep. Önemli iş toplantıların, ödül törenlerin, yaşamı kesip biçip kendini masada bıraktığın önemli aktivitelerin vardı değil mi? Ve hala da var! Hep var! O hep var ve sen de hep yoksun!
Ukalayım şimdi ben, ahkam kesen, sinir bozan, haddi aşan, sıkıntı veren bir tacizciyim! Gırtlağına sarılmaya tenezzül etmeyen ama bir çırpıda sana seni okuyan o deliyim belki de kim bilir? Sokaklar boş, ama ben burdayım! Kulağının dibinde! Hatta içinde!
Ruhunun tepesine dikilmiş, gölge eden, sınırlayı zorlayan bir hadsiz miyim ben? Hayır! Sadece senin gibi o deliyi arayıp bulması gerektiğini bilen, bildiği halde öteleyen, erteleyen, kaçan bir firariyim belki! “Bulursan bana da haber ver!” ya da “Kalk gidip birlikte arayalım! Birlikte arşınlayalım sokakları!” diyen biriyim ya da… Ne önemi var! Deli hala kayıp, biz hala firari…
Ben gidiyorum! Atacağım kendimi caddelere! Bulacağım onu! “Yapış!” diyeceğim “Yakama!”, “Oku bana beni!”
Ve o bakacak gözlerime, sırlı gülümsemesinden bir buket yapıp verecek bana! Alacağım o buketi, anlayacağım, ağlayacağım, çağlayacağım, delireceğim, dirileceğim!
Ve diyeceğim ki;
Ey deli! En deli!
Topla yakamı, bak gözlerime;
ve haykır bana beni!
Tüm miskinliğimi, pisliğimi!
Yıka en derin tebessümlerinle, en derinlerimi!
Ben gidiyorum!
………
Ayten ÇALIŞ
27 Mayıs 2007 / Ankara
|
• 2007-11-16 12:33:53 - çaresiz