ÇIĞLIK

• 8/15/2006 - "ADAMLIK" Cinsiyet Tanır mı?

 

 

Hegel’in “Hakikat bütündür.” söylemi; ruhumu en çok okşayan, aklıma mantığıma en uygun gelen ve yaşamın gizli şifrelerini çözen en kilit tümcelerden biri olarak durur karşımda!

 

Ne var ki baktığım yerden gördüğüm manzara odur ki; bir yerde hakikati bütünleyen bir Hegel, diğer yanda ise eline ne geçirdiyse kategorize eden, bölen, parçalayan, gruplara ayıran bir insan güruhu vardır. (Ve belki de doğusuna batısına aldırmadan “bir insanlık” demeli!)

 

Biri “bütünlük”, “total bir algılama” ve daha ilmi bir ifade ile “feraset” der; öteki ise siyah-beyaz, zengin-fakir, kadın-erkek eline ne geçirdiyse böler, parçalar, gruplar ve o parçaları da kendince kodlamayı ihmal etmez!

 

“Ah şu kadınlar!” ya da “Şu erkekler yok mu şu erkekler!” diye başlayan klasik cümlelerin ardı sıra gelen inciler de, bir türlü anlamlandırmayı başaramayıp sürekli yadırgadığım ilginç anlayışın bir uzantısıdır.

 

Bana göre biteviye bir kör dövüşü olan kadın-erkek kavgası (ya da yarışı) aslında hiç haz etmediğim bir konu olmakla birlikte; geçtiğimiz günlerde Hak’ka yürüyen Gazeteci Yazar Duygu Asena’nın kaybı ile yeniden fikrimi kurcalayan bir husus oldu. Kaldı ki, pek haz etmediğim bir konu olmasına rağmen kendimce eteğimdeki taşları döküp neden bu konudan hoşlanmadığıma açıklık getirmeye yönelik kişisel bir dürtümün de olduğunu fark ettim sanırım.

 

Zira bir bayan olarak (Bu arada erkek olsaydım da aynı rahatsızlığı duyacağımdan eminim!) belirlenmiş bir şablona oturtulup sınırları ve şekli birileri tarafından çizilmiş bir çerçeveye hapsedilmek hiçbir vakit kabul edebileceğim bir şey değil, olamaz da! Şayet bayanlar erkeklere, erkekler de bayanlara karşı ise; ben birbirlerine parmak sallarken aslında kendi şahsi kimliklerini sınırlayan ve basite indirgeyen bu tarafların hepsine birden karşıyım, bunun gereksiz tartışmasına detay verip hazır kabullerle yol alan herkesten rahatsızım!

 

…

 

Nice kadınlar vardır ki; “adamlık” sıfatını toplumun kendilerine bağışladığı erkeklerin nicesini cebinden çıkarır ve nice erkekler de vardır ki (yine klişe bir sosyolojik kabul ile bakarsak) “erkek” demeye bin şahit ister!

 

Dolayısıyla “Kadın şudur, budur!” ya da “Bir erkek hep şöyle davranır ve şunları ister!” türünden gereksiz, sıradan ve bana göre aşağılayıcı, “bireysel duruş”u, kimliği kökünden baltalayıp atan ve neredeyse kadın ile erkekleri “iki ayrı yığın”a dönüştürüp ilişki kurma ve yaşama biçimlerini tek tipleştiren, sıradanlaştıran tanımlama ve yorumların hemen hemen hepsi abesle iştigaldir!

 

Zira bunlar tekler, yani bireyler olarak kendi ellerimizle etrafımıza ördüğümüz kalın mı kalın bir duvardan ibarettir! Neden duvardır? Çünkü kadınsak bütün kadınlarla aynı kategoride nitelendirilebilecek biri olduğumuzu, erkek isek de yine bütün erkeklerle aynı kategoride değerlendirilebilecek biri olduğumuzu otomatikman kabul etmişiz demektir! Kendi rengimiz, tınımız, duruşumuz, kişisel girinti ve çıkıntılarımız acımasızca, aşağılanırcasına tıraşlanmış ve ortaya genel bir standart koyulmuştur. Sıradan, herkesin bildiği, beklediği ve güya istediği bir standart!

 

Ben kadınım, sen kadınsın, o kadın…

 

BİZ kadınız…

        

Ben erkeğim, sen erkeksin, o erkek…

 

BİZ erkeğiz…

 

Bunun da ötesinde bir kadın ya da erkek olarak eğer eldeki şablona uymayan yönleriniz varsa derhal bunları yok etmeli ve “belirlenmiş olan kadın ve erkek tanımlamaları”nın içine sığmalısınızdır. Yoksa sizin için iyi olmaz; zira sağlıklı bir insan olduğunuzdan, “kadın gibi kadın” ya da “erkek gibi erkek” oluşunuzdan şüphe duyulur maazallah!

 

Ve bu acımasız tıraşlamalarla da tam anlamıyla bir hapis hayatı çıkıverir ortaya! Örneğin, “Ben bir erkeğim ve bir kadını kazanmanın yolu neyse o metot üzere giderek hedefe ulaşmalıyım!” anlayışı… Sonrası mı? O hedef üzere gidilir ve kendisine o klişe metotlarla gelinmesini kabullenmiş, bu toplumsal kabulü sineye çekmiş, benimsemiş bir hatun kişiye ulaşılır! (Bu tırnak içinde bir ulaşma tabi…) Ya sonra? Hepi topu bu işte! Sıradan bir ilişki, sıradan kavgalar, sıradan ayrılıklar ve sıradan acılar…

 

Peki neden sıradan acılar çekilip, sıradan ayrılıklar yaşanır? Çünkü o ilişkiyi daha kuruluş aşamasında bir sıradanlıktır almış yürümüş, o ilişki baştan ayağı sıradanlık üzerine kurulmuştur da ondan! Kadın olarak tanımlanan ve tüm koordinatları çizilmiş bir bayana, erkek olarak tanımlanan ve yine hemen hemen tüm koordinatları çizilmiş birinin yaklaşması ile başlayan ve “kişisel tını”yı, özgürlüğü gölgede bile bırakmayan, neredeyse kökünden söküp atan bir klişe serüven yaşanmıştır! (Yoksa “Toplumca yaşatılmıştır!” mı demeli..?) Serüvende sürpriz olur, gerçek, özgün bir heyecan olur. O nedenle buna bir serüven bile denilemez belki!

 

...

 

Kadınlarla erkekler eşitmiş! Yine aynı davanın popüler savlarından biri! İyi güzel de, o zaman bu denklemin kadın ve erkek olarak kodlanan iki ayrı kanadı da kendi içinde eşit demektir! Aklı başında bir kadın ya da erkek nasıl kabul edebilir ki bunu?

 

Hemen öne atılayım, bu bana hiç gelmez mesela! Ne böylesi bir durumu kabul ederim, ne de kabul edeni desteklerim!

 

“Eşitlik”ten kasıt eğer temel yaşam hakları ve insan gibi muamele görme noktasındaysa, zaten mevcudu ikiye bölmenin bir anlamı yoktur; zira tüm insanların bu bağlamda eşit olduğunu kabul etmek bir “insani zorunluluk”tur. Yok “eşitlik”ten kasıt “kadın ve erkek cinslerinin birbirine eşit olduğu” yönünde ise orada tez zaten kendi kendini çürütmektedir. Zira bunu iddia etmek Prof. Dr. Meral Hanım ile Hatice Nine’nin, ünlü bilim adamı Kadri Bey ile çaycı Hüseyin Ağa’nın birbirine eşit olduğunu otomatikman kabul etmek demektir ki; taktir edersiniz ki bu da imkansız!     

 

İster “Kadınlar ile erkekler eşittir!” iddiasında bulunalım, ister “Erkek her zaman üstündür!” savıyla yol alalım, isterse de “Aslında en güçlü ve üstün olan kadındır!” diye tutturalım nafile! Bunların hiçbirisi sorunu çözmez, çözemez, hatta sorunun kıyısından bile geçemez! Zira asıl mesele “insan” adı verilen türe ait teklerin, yani bireylerin sürekli olarak cinsel statüleri arkasına saklanıp “asıl savaş alanı”ndan kaçmalarıdır!

 

Altını çizerek, üstüne basmak ne kelime, üstüne çıkıp tepinerek söylüyorum ki; en naif şekilde “kadın-erkek rekabeti” olarak tanımlayabileceğimiz bu kör dövüşü, aslında teklerin işin kolayına kaçmalarından başka bir şey değildir!

 

Sosyal psikoloji, tek başına ortaya çıkıp bir şeyi haykırmakla bir kitlenin arasında hep bir ağızdan slogan atmanın farkını ortaya koyan çok önemli bir alandır! Alın size sosyo-psikolojik bir durum! Vatandaşın biri daha “adam” olamamıştır ama dünyaya erkek olarak gelmesi ona otomatikman “erkeklik” gibi son derece güzide (!) bir sosyal statüyü hediye edivermiştir! Öte yandan hatunun biri estetiğin hakikatinden, gerçek bir estetiğin “erdemli bir karakterden geçtiği” gerçeğinden son derece bihaberdir ama dünyaya göze son derece hoş gelen bir fizikle gelmiş olması onun ortalarda “içi boş bir özgüven”le salınmasını haklı kılıvermiştir..!

 

Biri daha “adamlığın cinsiyet ötesi bir şey olduğunu bilmeden” göğsünü gere gere “Ben bir erkeğim, adamım!” diye ortalarda dolaşır; diğeri ise daha hayatın ne olduğuna kafa yormamışken üzerindeki gözlerin verdiği havailikle “Ben bir kadınım!” diyerek eda ile ortalarda salınır. (Ve eğer Türkiye’de yaşıyorsa “kalça sallama sanatı”na da mutlaka ağırlık verip kişisel reytingini yükseltmeyi de ihmal etmez!)

 

Biri “Ben adamım!” diye diye, öteki de “Hatunum hatun!” diye salına salına, saçlarını savura savura dolaşsın ortada; Allah’tan ben bunlardan hiçbiri değilim! Zira kimse beni kafasındaki sınırlara göre kodlayamaz, ölçüp biçip eldeki yol haritasına göre anlamlandıramaz; bunu abartısız bir hakaret sayarım!

 

Eğer biri bana bir bayan olduğum için “Kadınlara nasıl yaklaşılır?” kitabının giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden edindiği bilgilerle yaklaşmaya kalkmışsa vay haline; zira kapıda kaldığının resmidir! (Ki bu vakalar tecrübe ile sabittir; aynen anlatıldığı gibi vuku bulmuştur! Klişe bir giriş ve beklendik bir kapıda kalış…)

 

Erkek olsun ya da olmasın yaşamda “adam” olmaya niyeti olan her tekin kendine has kriptoları, kişisel şifreleri vardır. Ve bu şifreler o tekin yaşanmışlığının, çapının ya da motor gücünün en somut, en net fotoğraflarıdır. Ama uzun ama kısa, ama zor ama kolay, ama derin ama değil mutlaka vardır! Fakat siz bu kişisel kriptoları elinizin tersi ile bir kenara itiyor, daha doğrusu onları keşfetmenin güzelliğinden vazgeçiyor ve sıradan bir “kadın” ya da “erkek” tabelasının altında saf tutmayı tercih ediyorsanız onu bilemem!

 

Bu kişisel bir tercih tabi, “Ben kendi özgün başlığımı değil, bu tabelanın altında saf tutmayı tercih ediyorum!” da diyebilirsiniz elbet! Ne var ki sizin bu gereksiz tartışma ve kamuflaj çalışmalarınız sayesinde bir milim öteye gidemiyoruz! Kocaman bir hayat sayenizde “tanımlanan ama anlaşılamayan kadınlar”la, yine “tanımlanan ama kuşatılamayan erkekler” arasında geçiyor! Benim hayatım orda geçmiyormuş ne fark eder, zira eninde sonunda benim de bir cinsiyetim var ve beni de dışarıdan bakıp sizin gibi sananlar sıkıcı bir yaşamı inşa ediveriyorlar etrafıma!

 

Sıradan bayan arkadaşlar sıkıyor, sıradan erkekler gereksiz yorgunluk yaratıyor ve yapılacak tonla iş varken bir kayıkçı kavgasıdır alıp yürüyor!

 

Bense kafa kağıdımda “bayan” yazmasına rağmen “adam” olmaya gayret gösteriyor ve genele tuhaf görünen bu anlayışım nedeniyle bırakın “türünün tek örneği” diye nitelendirilmeyi, böyle bir tür yokmuşçasına şaşkın bakışlarla yüzleşmeye devam ediyorum.

 

Feminist miyim? Yooo! Alakası yok! Peki kadınlara “Şu erkeklerle gereksiz yarışlara girmeyi bırakın!” diyen biri miyim? O da değil! Peki ben ne diyorum? Çok basit!

 

“Bırak sana verilmiş hazır statülerin arkasına saklanarak kendine rol biçmeyi de yola çık, kendi statü ve rollerini, kısacası kendini kendin belirle! Bu kafayla gidersen ister kadın ol, istersen erkek; hiçbir yere varamazsın!” diyorum.

 

“Hazırcısın, kolaycısın, sıradansın, siliksin!” diyorum.

 

“Sıradan ve başkaları tarafından biçimlendirilerek sürekli kopyalama yöntemiyle türetilen sıkıcı tanımlamaların içine girmeyi kabul ederek hem kendi hayatını hem de başkalarının yaşamını baltalıyorsun!” diyorum.

 

“Bırak bu ‘Kadınlar böyledir!”, ‘Erkekler şöyledir!’ hikayelerini de işine bak, olmadı aynaya bak, bakman gereken yerlere bak!” diyorum.

 

“Sizin gibi düşünüp bu işlere gömülen kadın-erkek uzmanları (!) yüzünden bir “iletişim kazası”dır, bir “tembellik”tir, bir “hedonizm”dir, bir “monotonluk”tur, bir “tektiplik”tir alıp yürüyor!” diyorum.

 

“Ben bu işten fena bunaldım, imdat!” diyorum!

 

Daha diyeyim mi?

 

Şimdi ben “kadın ve erkeğin doğası”na kafa tutuyor, bunları yadsımaya mı çalışıyorum? Ya da “toplumumuzda kadın ile erkek arasında bir adaletsizlik olduğu”nu görmezden gelmeye mi uğraşıyorum? Alakası yok!

 

Ben sadece hazırcılığa, sıradanlığa, işin kolayına kaçıp kendi serüvenini inşa etmeden verilmiş statülerle “adam” sınıfına girdiğini zanneden kadın ya da erkek tüm kolaycılara meydan okuyup “Şu sıkıcı manzarada sizin payınız tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük!” diyorum!

 

Hepsi bu!

 

13 Ağustos 2006 - Ankara / TÜRKİYE

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

• 2007-02-06 02:21:45 - İletişim kur...

Yazan: Saturnucus@hotmail.com
Kadın genetik sığınağıdır "bedenin" ve buna göre "insan" bir bebeklikten çıkana dek insan kalır. Ve şu sevdiğin Hegel de şöle derdi: Kadın beden, erkek tindir!

Her neyse... Şöyle bir hümanizm ve melekçiklik içinde "kadın veya erkek diye bir ayrım yok, hepimiz insanız" denmekte; bu post-modern ortaçağ da: Sene 2007.

Ben şunu merak ediyorum: Acaba neden insanı hadım etmeniz gerekli? Bebeğin cinsiyetine bakılır ve kız ya da oğlan denir... Birine mavi diğerine pembe yakıştırmaları "aile" ve "devlet" denen etobur ( aslen bir tür yamyam...) canavara bakılarak incelenmelidir.

Sanırım, pek çok "cinsiyet bilimci!" felsefe ile beden arasında söz farkının yerçekimi dışında bir ayrıma gidemediği için, hele ki işin kültürel, tarihsel, ontolojik, psikolojik aşamalarından konuştuklarında ileri derece zeka geriliği arz ediyorlar yalnızca.

Sizin yazınıza yoğunlaşarak söylenecek şeyler ise şöyle;

Kuantumdan, görecelilikten yola çıkalım abartarak, "kadın böyledir", "erkek şöyledir" diyen sözde özneler...Buradan abartıyı genişletirsek: "Logos" un ağlarına takılan insan zavallısınısın kiminin debelendikçe (felsefe yaptıkça) battığı (ama daha derin), kiminin battıkça (felsefenin öldürüldüğü) debelendiği (ama daha boş) bir nihilizm, evet bitr decadance...

Türkçe söylenirse: En azından insan yaşadığı insan sayısı bakımından (ki kıtlıktır bu anlamda) insana dair en az bir kişilik geliştirecektir: "Kendi" dahil buna ve "beden" dahil. Ve korkarım kişilik denen şeyde sözcüklerden elde ediliyor!

Kişisel tarihine sağlam bir düşünsel güvence taşıyan herhangi biri de "kadın böyle", "erkek şöyle" diyecektir! Burada, "filozof" ile "insan" ı ayıran tekil ve çoğul, bütün ve parça gibi ayrımlara tekabül eder: Bu nedenle "aynı" görünümü, o "ayak-takımı" nın uçkur düşkünü, et düşkünü "yargıları" nın "yerçekimi" ne zincirlenir.

Görece olmayan tek şey deneyim ise, örneğin ben 30 küsür yaşında biri olarak (ki bu önemsiz: yaşamın azlığı ve çokluğudur önemli olan) "kadınlar şöyledir" diye bir sürü düşüncemi dile getirebilirim. Bunları derken "benim" : "kendi dışımda" edindiğim ve adına bütünleştirici ve genelleştirici olarak "insan" denen "şey" ler hakkında "nacizane" bir fikirciği demiş olurum.

Ve ayrıca: Parçadan bütüne belki varılır ama bütünden parçaya varılamaz: Sonsuz sayıda parçalıdır, parçacıklıdır yaşam zerresi ama "sonsuza dek" bütündür.

Bağlantı

• 2006-09-02 17:14:05 - Tebrik Ederim

Yazan: Göksel KURUM
SN Ayten ÇALIŞ'ı Bu yazısından Ötürü Tebrik Ediyorum...

Saygılarımla

Göksel KURUM
Bağlantı

• 2006-08-19 22:40:28 - bennn

Yazan: oğuzkan bölükbaşı
kız sen müthişsin
Bağlantı

• 2006-08-15 17:44:09 - Tik tik tik

Yazan: kalbinur
Tik tik tik
-Kim o?
-Hazirlan gidiyoruz
-Sen kimsin?Nereye gidiyoruz?
-Siran geldi gercek evine gidiyoruz.
-Gercek evmi?Sen yoksa...?
-Evet.Haydi gidelim.
-Dur bir dakika.Bir sürü yarim kalmis isim var.
-Is yarim kalmaz.Birileri tamamlar oyalanma.
-Cocuklar.Onlar daha cok kücük bari vedalassaydim.
-Sen olmadanda büyürler.Haydi bekliyorlar.
-Bekliyorlarmi?Onlarda kim?
-Gidince görürsün.
-Anladim.ama kalbini kirip gönlünü alamadiklarim,iyiligini görüp,karsiligini vermediklerimvar.Borclu gitmek istemiyorum anliyacagin.
-Bunu zamaninda düsünseydin.
-Zamanindami?Ama ben daha zamanim var zannediyordum.
-Hepiniz aynisiniz.Zaman dedigin icinde bulundugun andir.Dün yok,yarinsa mechul.
-Keske...keske...
-Tamam sus.Devam etme.Bugünü yasarken hep yarin var gibi davrandin.Neyse bu sana bir uyariydi.Simdi gitmiyoruz ama her an gidebiliriz.Bir daha geldigimde arkanda pismanlik olmasin.Keskeler kalmasin

Bağlantı

Hakkımda

Ayten ÇALIŞ / Buğra YAĞMUR

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
Anafilya Dergi
Üç Nokta / E-Gazete
Üç Nokta / E-Dergi
Anafilya Öbeği
Happy Kids
Türk Lider
Onarımcılar 1
Onarımcılar 2
Milliyet Blog
Üç Nokta Anlam Platformu

Kategoriler

    Arkadaşlar

    Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa